Home / News / YAZARLAR / Fuad Hamidoğlu / Kavramların hayatımızdaki önemi ve etkisi
islam devleti default

Kavramların hayatımızdaki önemi ve etkisi

بسم الله الرحمن الرحيم Kavramların hayatımızdaki önemi ve etkisi Rasulullah (صلى الله عليه وسلم) şöyle buyurmuştur: إِنَّ العبد ليتكلّم بالكلمة مِنْ رضوان الله لا يُلْقِي لها بالاً، يرفعه الله بها في الجنة، وإن العبد ليتكلم بالكلمة من سَخَط الله لا يُلْقِي لها بالاً، يهوي بها في جهنم “Kul farkına varmadan Allah’ı hoşnut eden bir söz söylediğinden dolayı Allah onu cennette yükseltir. Yine kul farkına varmadan Allah’ı kızdıran bir söz söylediğinden dolayı cehenneme yuvarlanır.” (Buhari, Müslim, Tirmizi ve Malik)

Konuya bu hadisten sonra kimin söylediği önemli değil ne söylediği önemlidir sözü ile başlamak istiyorum. İslam literatürüne göre uzun manayı tek kelimeyle ifade eden “kavram” kelimesi çoğu zaman çok özet olarak şu iki hususu kapsamaktadır:

1- Ya bir manayı ifade etmek, bir anlam kazandırmak veya bir şeye delalet etmek için. ‘Teknoloji’ kavramı gibi.

2- Yahut var olan eski bir manayı kaldırıp yeni bir mana kazandırmak için kullanılır. Örnek ise; Allah-u Teala’nın şu buyruğudur:

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُوا

“Ey iman edenler! “Râinâ” demeyin, “unzurnâ” deyin. (Söylenenleri) dinleyin…“ (Bakara 104)

Zira “Râinâ” işimizi hallet, “unzurnâ” ise bize bak demektir. Yahudiler bu kelimeyi dolaylı olarak aşağılamayı kastederek kötü bir anlam için kullandıklarından dolayı Allah-u Teala Müslümanların onlara uyarak benzemelerini ve bu kelimeyi kullanmalarını yasaklayıp aynı manayı ifade eden başka alternatif olan kelimeyle değiştirmelerini istemiştir. Yahudiler hakkında şu ayet de nazil olmuştur:

مِنَ الَّذِينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَيًّا بِأَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا فِي الدِّينِ وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَقْوَمَ وَلَكِنْ لَعَنَهُمُ اللَّهُ بِكُفْرِهِمْ

“Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı) “İşittik ve karşı geldik”, “dinle, dinlemez olası”, “râinâ” derler. Eğer onlar “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir.(Nisa 46)

Bu ayetin hükmü kıyamete kadar geçerlidir.

İslam üleması belli bir manayı ifade eden kavram hakkında (لامُشاحة في الاصطلاح) yani ‘Kavramlar tartışılmaz’ diye meşhur bir ifade kullanmışlardır. Bu nedenledir ki her bilim dalında ilmin kendine has bir dili ve özel kavramları vardır. Tefsir dilinde Mekki ve Medeni ayet, fıkıh usûlü dilinde sebep ve illet, hukuk dilinde fail ve anayasa, inşaat dilinde su terazisi, tıp dilinde sinir organı, kromozom ve röntgen, astronomi dilinde gezegen ve uzay, felsefe dilinde metafizik ötesi, matematik dilinde bölme ve çarpma, bir program için bilgisayar dilinde yüklemek, kutuplar için fizik dilinde eksi artı ve natur, arapça dil bilgisinde üstün, esre ve ötre, ekonomi dilinde şirket, bütçe ve alış-veriş, sosyoloji dilinde toplum, içtimai nizam dilinde evlilik ve boşanma, biyoloji dilinde hücre, siyaset dilinde çoğunluk ve egemenlik gibi kavramlar. Mana maddi de olabilir manevi de. Ancak kavramın taşıdığı mana bakımından birçok hususlara ayrılır. Bunların en önemlisi üçtür:

1- Vahiy gelmeden önceki sözlük mana. Namaz (dua) ve sünnet (yol) vb. Bu manaların belirleyicisi sadece arap uzmanlardır. Kelimenin sözlük manası itibarıyla iki kısım:

A- Muhkem olan mana (tek mana taşıyan) vadi ve şehir kelimeleri gibi.

B- Muteşabih olan mana (birçok mana taşıyan) göz (gören göz, su çeşmesi, casus, bir şeyin ta kendisi) ve baş (kafa, dağın zirvesi veya tepebaşı ve bundan türeyen başhekim, başkatip ve başçavuş yani lider ve komutan) kelimeleri gibi.

2- Aslı sözlük manasından gelip fakat peygamberlikten sonra meydana gelen yeni mana olan şer’i mana. Böylece İslam; birçok kelimelere sözlük manasından çıkarıp yepyeni bir mana kazandırmıştır. Bahçe anlamında olan fakat iman etmemiz gereken cennet kelimesi gibi. Keza yukarıdaki kavramları da kapsar. Mesela; namazın sözlük manası dua iken Vahyin kazandırdığı yeni ve şer’i mana rekat olarak eda edilen ibadet demektir. Bu nedenledir ki şeri manayı sadece Vahiy belirler başkası değil. Şer’i manası olup muhkem kelimeler olduğu gibi (Hac, hilafet, muhacirler ve ensarlar v.b.) muteşabih de olabilir. (وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ ayeti kerimesindeki ‘عَسْعَسَ’ kelimesi gibi hem başladı hem de bitti demektir). Yani gece başladığında veya gece bittiğinde şeklinde iki tür tefsir edilebilir.

3- Aslı ne sözlük manadan ne de şer’i manadan türemeyen fakat bütünüyle dışarıdan yani Batı’dan gelen kavramlar türü. Burada araba, Tren, Gemi, füze, laboratuvar, fabrika, bilgisayar, mikrofon, telefon ve uçak gibi teknik ile ilgili ve araçları ifade eden kavramları değil, aksine Batı ve kafirlerin kendi kültür ve yaşam tarzlarını ifade etmek için kullandıkları yabancı kavramları kastediyorum. Çağdaşlık, azınlık, reform, akılcılık veya pozitivizm, seküler (laik) devlet, eşcinsellik, dost hayatı veya birlikte yaşamak, eşitlik, kadın hakları, dinler arası diyalog, süt bankası v.b. Sonuçta her üç manaları kendiliğinden değil dış etkenle oluşur.

         Ancak bir kavram çok yönlü hatta çelişkili yorumlara açık olup da ikinci bir mana veya ikinci bir tanım gerektirmeyecek kadar kapalı ve bulanık olursa kavram kargaşası dediğimiz toplumsal kaosa yol açacaktır. Böylesi durumlarda hakkın ve hakikatin değil kanaat önderleri tarafından kimin haklı olduğu savunularak ispatlanmaya çalışılacaktır. Çünkü bu durumda kavramın kendisi bile anlaşılmaz hale gelecektir. Bu da topluma çok tehlikeli bir şekilde yansıyacaktır. Bu günkü televizyon kanallarında düzenlenen birçok programlar bunun açık örneğidir. Bundan dolayıdır ki İslam çok temkinli ve dakik davranmış ve her kavramı yerli yerince tanımlamış, çelişkili yorumlara ve kaoslara yol açacak bütün yolları kapamıştır. İşte bu yüzdendir ki ‘Kavramlar tartışılmaz’ denmiştir. Yani bir takım kriterlere bağlı kalarak kişinin kavramdan ne anladığı değil kavramın ne ifade ettiği önemlidir. Çünkü kavramlar yargılanmak üzere değil anlaşılmak üzere konulmuştur. Misal olarak; iman kavramı ve küfür kavramı gibi. Buna göre İslam; kimin mü’min, kimin de kafir olduğunu ikinci bir tanım gerektirmeyecek şekilde açık ve kesin olarak belirlemiştir.

Batı; kendisi şizofreni hastası olduğu için her hangi bir kavram koyduğu zaman iki önemli hususa çok dikkat eder. Bunlardan ilki; toplumların büyük kitlesine hitap ederek kazanması ve yönlendirmesi için olabildiği kadar kavramı güzel ve kulağa hoş gelecek şekilde süsleyerek çok esnek bir yapıyla dizayn eder. İkincisi ise; insanlar bu kavramlara aldanıp alkış tutmaya başlayınca insanlara saklı tuttuğu asıl manayı icraatta gösterir. Bu sefer Batı ben bunu kast etmedim sen yanlış anladın diyerek bambaşka bir şey uygular. Böylece Batı bir kavrama sinsi olarak ve birbirleriyle çelişecek şekilde biri açıkmış görünen diğeri de kapalı iki ayrı şık kazandırır. Asıl amacı ise açıkmış gibi görünen mana arkasında saklanıp avam halka görünmeyen kapalı manayı kastetmektir. Sözde özgürlük vaat eden Amerika’nın Afganistan ve Irak işgalinden sonra tam tersini yapması bunun açık ve acı örnekleridir. Özgürlük türküsüyle başlayan kavram milyonlarca Müslümanı ve masum halkı köleleştirmekle son buldu. Üstelik özgürlük maskesi arkasında saklanarak insanların canlarına acımasızca kıyarak hayatlarını karatmaktadır. Sanki onlar hakkında şu ayet tecelli ediyor:

وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِي مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkara) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.” Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” (İbrahim 22)

         İşte bu mantıkla Batı yıllardır kendi kültür ve hayat tarzından kaynaklanan kavramları Müslümanlara bazen kendisi pazarlamak bazen de kanaat önderleri üzerinden pazarlatmaktadır. Batı’da sürekli yeni kavram üretme konusunda birçok üniversite, kuruluş ve araştırma merkezleri bulunmaktadır. Hatta Batılı ülkelerin kavramlar üzerinden dünyaya hakim olmaya çalıştığını dersek abartmış olmayız. Kısacası Batı patentli kavramların içi başka ambalajı başka. Batı’nın kavramları tıpkı ayetin de ifade ettiği gibi “içi rahmet fakat dışı azap bulunan bir meyve.” Zira faiz yerine kar ortağı, eşcinsellik yerine cinsel tercih, zina yerine birlikte yaşamak, eski fikirler yerine gericilik ve irtica, yeniler yerine ise çağdaşlık, düşman kafirleri dost edinmek yerine ortak işbirliği, bir memleketin kaymağını yemek ve servetlerini çalmak yerine yatırımcılık, bir ülkeyi ve halkı kendi çarkına bağlamak yerine para yardımı, dış güçlere bağımlılık yerine stratejik ortak, diğer memleketlerde bulunan Müslümanlara yardım etmek yerine içişlere karışmak, ölmüş bir tağutun mezarına tapmak yerine saygı duruşu ve kafirleri İslam nuruna davet etmek yerine dinler arası diyalog geçmiştir. Türkiye’de bu kavram tiyatrosu sistematik olarak işlemektedir. Devlet; topluma bir kavramı benimsetmek istediği zaman hemen dayatmaz, önce kamuoyu oluşturmak için bir konuyu tarafsızmış gibi bütün yazar çizerlere günlerdir konuşturur durur, belli bir süre sonra, toplum bu yeni kavrama aşina olup uzun tartışmalar neticesinde kulağına hoş gelmeye başlayınca devlet hemen onu uygulamaya geçirir. Tabi toplumun benimsediğini nereden anladınız diyeceksiniz? Bunun cevabı toplumun hiç bir olumsuz reaksiyon göstermemesidir. Bunun güncel misali kendisine yıllardır elebaşı ve bebek katili diye anlatılan ama şimdi analar ağlamasın, terör bitsin ve kan akmasın gerekçesiyle hakkında af yasası çıkartılan ve sayın diye hitap edilendir. Peki ne değişti ki tutuklandığında katil idi şimdi de barış ortağı oldu?!

         Yukarıda üzerinden geçtiğimiz kavramlardan birini ele alarak analiz etmek istiyorum. O da dinler arası diyalog kavramı. Bilindiği gibi bu kavramı belli siyasi ve fikri amaç için piyasaya süren Batı dengeli ve eşit olarak bir hedef gütmedi. Gerçeğin hedeflenmediği bir ortamda inançlar arasında ortak değerleri bularak yeni bir ortak inanç üretmektir. Diyalog kavramı kabul görmesi için diyaloğa katılanlar sözde kendi değerlerinden soyutlanarak ötekini kabul etmesi gerekir. Ancak kavramı ilk seslendiren Batı olduğu için bu ambalajın içi tamamen Batı kültürüyle doldurulmuş olarak katılanlara sunulmaktadır. Amaç ise onların kendi fikirlerini sormak değil kavramı bu şekliyle onaylamaktır. Kavramı bu manasıyla Müslümanlara pazarlamak pek mümkün görünmediği için üstüne biraz İslami bir boya katmak gerekir. Bundan sonraki aşamada iş kanaat önderlerine ve entelektüellere düşüyor. Bu sefer bunlar da Batı’yı haklı çıkarmak için diyalog kavramının Kur’an-ı Kerim’de nasıl ve ne şekilde geçtiğini ve onun sözlük manasını uzun uzun tartıştıktan sonra Batı’nın koyduğu tanıma uygun olarak açıklamaya başlarlar. Böylece bütün dünyada dinler arası diyalog kavramı hararetli bir şekilde konuşulur hale getirilir. Bu işi daha sağlam bir zemine oturtmak ve pekiştirmek için toplantı ve konferanslar düzenlenir ve kuruluşlar kurulur. Böylece bütün dünya dinler arası diyalog merkezli oldu. Oysa Batı’nın diyalog kavramından murat ettiği mananın kavramın sözlük manasıyla hiç bir ilgisi yoktur. Kur’an-ı Kerim’de geçen diyalog kavramına bakıldığında tamamen farklı bir mana ortaya çıkıyor. Aşağıdaki ayetleri örnek alalım:

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ يَقُولُ أَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ قَالَ هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ.

“İşte o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar. İçlerinden biri: “Benim, bir arkadaşım vardı” der. Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın? Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız? (O zât, dünyada geçmiş olan hâdiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah-u Teâlâ orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vâkıf mısınız? dedi. İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü. “Allah’a yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum” dedi.” (Saffat 50-57)

وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ أَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا قَالُوا نَعَمْ فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ…وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ.

“Cennet ehli cehennem ehline: Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir. “Evet!” derler. Ve aralarından bir çağrıcı, Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır… Cehennem ehli, cennet ehline: Suyunuzdan veya Allah’ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin! diye seslenirler. Onlar da; Allah bunları kafirlere haram kılmıştır, derler.” (A’raf 40 ve 50)

Burada Saffat ve A’raf sürelerinde cennet halkının dünyada inkar eden cehennem halkıyla olan konuşması geçmektedir.

وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ. قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ

“Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma! diye seslendi. Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): “Bugün Allah’ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah’tan başka koruyacak kimse yoktur” dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.” (Hud 42-43)

Bu ayetlerde Nuh peygamberin kafir olan oğlu ile yani baba oğul konuşması geçmektedir.

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ…قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ. قَالَ يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

“Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi… Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler. (Bunun üzerine:) Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.” (Bakara 30, 32-33)

Bu ayetler de Allah-u Teala, Melekler ve Adem (As.) üçlüsü bir konuşma geçtiğini göstermiştir.

 وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا…قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلًا.

“Bu adamın başka geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: “Ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm.”… Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: “Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah’ı inkar mı ettin?” (Kehf 34 ve 37)

Bu ayetlerde mü’min ile kafir arsında bir diyaloğun cereyan ettiği anlatılmaktadır. Bu ayetlerin arapça olarak mana itibarıyla dinler arası diyalog kavramıyla yakından uzaktan hiçbir alakası bulunmamaktadır.

Son olarak kavramları doğru anlamak oksijen kadar öneme haizdir. Oksijen insan vücudu için önemli olduğu kadar kavramlar da fikri ve kültür olarak insanın varlığı için  önemlidir. Yani zehirli oksijen birkaç insanın ölümüne yol açabilir, ancak zehirli kavramlar bir halkın, birkaç neslin ve bir ümmetin kültür birikimini zehirleyerek tarihi konumunu değiştirip alt üst edebilir. Zira Kur’an’ı Kerim’de ‘İman’ kavramını ret ederek peygamberleri yalanlamaları yüzünden nice kavimlerin yok edildiği anlatılmaktadır:

 وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“O (peygamberlerin gönderildiği) beldelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik. (A’raf 96)

Hayatı yanlış yönlendirmemek ve yanlış saflarda durmamak için kavramları doğru anlamak İslam ümmetinin görevleri arasındadır. Bu görevi ise İslam ümmeti arasında yer alan samimi alimler ve uzmanlar hakkıyla yerine getirmelidirler. İslam ümmetinin kendi orijinal/asıl kimliğini taşıması kadar önemli bir iş yoktur.

Fuad Hamidoğlu

21.04.2013

Ayrıca...

‘Halep düştü ama Suriye Kıyamı henüz imtihan ırmağını geçmedi’ / Fuad Hamidoğlu

Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: يقول الحق تبارك وتعالى: {لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir