Home / News / YAZARLAR / Mehmed Aydın / Müslümanın Dünya Sevgisi
yazar

Müslümanın Dünya Sevgisi

Dünya hayatı insanın varoluş sebebidir. Hayat olmaksızın insan var olamaz. Bu aslında konuya yüzeysel bir bakış ile bakıldığında kişinin söyleyebileceği bir hakikattir. Kişi dünyaya gözünü açtığında yani doğduğunda hayat süreci başlamış olur. Altı veya yedi yaşına geldiğinde ve etrafını gözlemlediğinde insanların bir uğraş ve koşuşturma içerisinde olduğunu görmektedir. Belirli bir yaşa geldiğinde yani buluğa erdiğinde o kişi etrafında olup bitenlerden ve tabiki aile bireylerinin ona öğrettiğinden yola çıkarak o koşuşturmaya dahil olmaktadır. Hiç unutmuyorum oğlum 11-12 yaşına geldiğinde ve ortaokula başladığında yapmak zorunda olduğu ona göre önemli bazı hususlardan ötürü; ‘’artık bende önemli işler yapıyorum’’ demeye başlamıştı. İşte o günden sonra o çocuk için koşuşturma ve meşgale başlamış oldu. Bu koşuşturma ve devamlı yapmak zorunda olduğu hususlardan ötürü ki bu çocuk ve öğrenci olduğu dönemlerde okul başarısı ve sonrasında meslek ve yükseköğretim doğrultusunda olmakta, maalesef asli misyonunu sorgulamaktan beri kalmaktadır. Daha sonrasında ise bu koşuşturma iş hayatı ve aile ile devam etmekte. Ortalama haftada her gün 10 ile 14 saat arası en az 5 hatta bazı iş alanlarında 6 veya 7 gün çalışılmaktadır. Evlilik sonrasında dünyaya gelen çocukların büyütülmesi, evlendirilmesi ve sonrasında torunların büyütülmesi ve evlendirilmesi şeklinde devam etmektedir. Yine çocukların evlilik masrafları, onlar için düşünülen dünya malı ebeveynlerini oldukça dünya odaklı bir hayat sürmelerine sebep olmaktadır. Düğün merasimleri için harcanan meblağların hatti hesabı yoktur. Harcanan yüksek meblağlardan ötürü 4-5 çocuklu bir aile için oldukça büyük bir külfet oluşmaktadır. Buda aile bireylerin dünya odaklı ve gününün hatta haftanın önemli bir kısmını çalışarak geçirmesi ve ahiretini unutması anlamına gelmektedir.  Bunun kesin bir kural olarak görmemek lazım. Yani uzun iş hayatı olmasına rağmen  ahiretini unutmayanlar da olacaktır. Lakin insan olmamız hasebi ile yorgunluk ve devamlı dünya odaklı bir hayat doğal olarak ibadetlerimizi aksatmamıza sebep olacaktır.

İşte tüm bu hayat meşgaleleri kişiye asli olan görevi yani Allah’a kul olmayı unutturuyor. O kişi bu kargaşa esnasında cumadan cumaya veya bayramdan bayrama Rabbimizi hatırlıyor ve Allah’a yöneliyor. Halbuki tüm bu engeller ve dünya meşgaleleri İslam dininin kurallarına göre ifa edilmiş olsa, kişi hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa erenlerden olacak. Dolayısıyla bu kısa girişten ve vakıayı özet bir şekilde ele aldıktan sonra bir Müslüman için dünya hayatının ne anlama geldiğini ve dikkat edilmediği taktirde onu nasıl helake sürüklediğini ele alalım.

Ruh (hayat) bebeğin oluşum evresi olan cenin evresinde anne karnında 120 gün sonra üflenir. Lakin ilk 40 günden sonra bebeğin kalp atışları atmaya başlar, yani bebek canlanır. İşte bu o insanın hayat evresinin başladığı andır ve o andan sonra kürtaj kesinlikle haramdır. Bu konu ile alakalı Buhari’de geçen şu hadisi şerifi sizlerle paylaşmak istiyorum:

”Şüphesiz sizden birinizin anne karnında yaratılması, kırk gün nutfe (kan pıhtısı) sonra o kadar bir sürede alaka (bir parça et) halini, sonra o kadar bir sürede mudga (or­ganların belirginleşir) halini alır. Sonra Melek gönderilir ve kendisine ruh üfürülür. Meleğe dört şey (kelime) emredilmiştir. O kişinin rızkını, ecelini, amelini, şaki mi said mi (iyi mi kötü mü) olacağını yazması. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a (c.c) yemin olsun ki biriniz, (ömrü boyunca) cennetliklerin yaptıklarını yapar hatta kendisi ile cennet arasında bir arşın kadar bir mesafe kalır. Fakat kitap (takdir) onu geçer ve cehennemlikle­rin yaptığı bir işi yapar ve cehenneme girer. ve yine biriniz (ömrü boyunca) cehennemliklerin yaptıklarını yapar, hatta kendisi ile cehennem arasında bir arşın kadar bir mesafe kalır. Fakat kitap onu geçer ve cennetliklerin yaptığı bir işi yapar ve cennete girer.” (Buharı, Bedü’1-Halk, 6, Enbiya I, Kader, 1; Müslim, Kader, 1; Tirmizi, Kader, 4; İbn Mâce, Mukaddime, 10.)

 

Hayatın evreleri ise şu şekilde özetlene bilinir. Bebeğin anne karnındaki süreç. Ardından doğum sonrası ile yedi yaş arası. Yedi yaşından sonra başlayan namaz ve benzeri bazı ibadetlerle geçen süreç. Buluğa erdikten sonra (kız çocuklarında 12-13 yaşları erkek çocuklarında ise 14-15 yaşları arası) olan süreç. Sonrasında ise gençlik, evlilik ve birçok başka sorumluluklar ile geçen hayat. Nihayetinde yaşlılık ve ölüm öncesi geçirilen son evre.

Şimdi kısaca ele aldığımız bu hayat evrelerini veya hayat mefhumunu Kuran ve Sünnet zaviyesinden ele alalım. Kuranı Kerim de hayat şu şekilde ele alınıyor:

“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kafirlere işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.” (En’am suresi: 122)

Burada kişinin hayat hakkında görüşü ele alınmaktadır. Nur’a tabi olan insan ile ona yüz çeviren insanın arasındaki farkı Rabbimiz oldukça manidar bir mecaz ile ortaya koymaktadır. Nura yani vahye tabi olan kişi güneşin aydınlattığı ve yolunu çok rahat bir şekilde gören ve tehlikelerden beri olan kişi olarak tasvir edilmektedir. Buna tabi olmayan ve hayatını hevasına göre yön veren kişi ise karanlıkta yolunu kaybetmiş ve nereye gideceğini bilmeyen bir fani olarak anlatılmaktadır. Bir başka ayeti celile de ise şu şekilde buyrulmakta:

“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasulünün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal suresi:  24)

Rabbimiz bedenen hayatta olan lakin ruhu ve aklı hayat bulmamış olan bir insana meczedilmiş hayat (İslam ile bütünleşmiş hayat) teklif ederek aslında hayata bakışımızı izah etmektedir. Yine Allah ve Resulüne tabi olmayan bir hayatı, hayat olarak tanımamaktadır ve en önemlisi gerçek hayat olan ahiret hayatına vurgu yapmaktadır.

Yine Rabbimiz Bakara ve Al-i İmran surelerinde şu şekilde buyurmaktadır:

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah yolunda öldürülenlere” ölüler’ demeyin. Hayır onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara suresi: 154)

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Tam tersine onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.” (Âl-i Imran suresi: 169)

Rabbimiz bu iki ayeti celile ile Allah (c.c.) için verilmiş olan hayatın yani ölümün, kişinin ebedi gerçek hayat için atılması gereken bir adım olarak görmemizi sağlamaktadır. Bu aslında şu anlama gelmektedir. Bir mümin için bu hayat kesinlikle ebedi hayat değildir bilakis ebedi olan ahiret hayatı bizler için elzem ve önem arzetmektedir.

Hayat tasviri bu ve benzeri bir çok ayet ve hadis ile şu şekilde bir hakikati ortaya koymaktadır. Doğup dünyaya gelen bir insan kesinlikle hayatta ona verilen dünya zevklerine aldanarak asli görevini unutmamalıdır. Bu hayatın onun için bir imtihan olduğunu ve yaptığı her bir eylemini alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) gördüğünü ve kararlaştırdığını bilmek zorundadır. Yani hayatta var olan insanın Kaza ve Kader çerçevesinde hareket etmek durumunda olduğunu unutmaması. Ölümü, rızkı hatta hastalık veya malın yegane sahibi Allah (c.c.) olduğunu unutmaması. Sahip olduğu ailesi, çocuğu ve kendince elde ettiği başarılarının arkasında ilahi bir kuralın olduğu gerçeği. Bu gerçekleri bilen bir mümin karşı karşıya kaldığı hiç bir sıkıntıda geri adım atmaz ve sadece ilahi kuralın tecelli edeceğini bilir. Lakin bu bazı kelamcıların tasvir etmiş olduğu gibi kişinin irade sahibi olmadığı anlamına gelmez. Fakat insanın uymak zorunda olduğu kuralların ve elinde olmayan sebeplerden ötürü bazı hadislerin olduğu da ve bu kural ve hadisleri engelleyemeyeceği de bir hakikattir. Yani uzun lafın özü şudur. Kişi hayatının merkezine ne ailesini, kariyerini veya malını koymamalı hatta koyamaz da. Mümin hayatının merkezine Allah‘a kul olmayı koymalı. O kişi ahiret hayatını arzulamalı ve yalnız yaratıcısı Allah (c.c.) arzulamalı.

Bu gerçekleri idrak etmiş olan bir mümin kardeşimizden, Özbekistan‘da şehit edilen günümüzün Bilal, Musab veya İbni Mesud (r.anhum)‘dan bir örnek vererek konumu nihayete erdirmek istiyorum. Bu üstün kardeşimiz Özbekistan‘ın başkenti olan Taşkent’te çok rahat ve sıkıntısız bir hayat sürerken bir gün bir yiğit müminle karşılaşır. O yiğit mümin ona neden mümin olduğunu ve hayatın ne anlama geldiğini anlatır. Yani bu hayatın bir imtihan olduğunu ve yaşamış olduğumuz toplumun fasit kafirler tarafından ifsat edildiğini ve kurtuluşun kurulması farzların tacı olan ikinci Raşidi Hilafet Devleti ile ancak mümkün olduğunu izah eder. O mümin neden yaşadığını ve yaşamış olduğu hayatın Kuran ve Sünnet hayatta var olmadığı sürece bir anlam ifade etmediğini anlayınca, kendi kendine kasem ederek şu sözleri sarf eder:  ‘‘Vallahi Hilafet Devleti ikame edilmediği sürece gülmeyeceğim ve canla başla bu üstün farzı ifa ederek hayatıma yön vereceğim”.

Bu kasemden takriben 6 ay sonra bu muhlis mümini Yahudi Kerimov’un kiralık katilleri tutuklar ve ona, yapmış olduğu üstün gayretlerinden ve sahip olmuş olduğu fikirlerden ötürü, işkence yapar. Gerçekleştirmiş olduğu fiillerden pişman olması ve sahip olduğu fikirleri terk etmesi istenilir. Bu üstün kardeşimize akla, hayale gelmeyen işkenceler yapılır. Bilhassa hemen ölmemesi için daha ziyade ayak ve bacaklarına işkence yaparlar. Topuklarına çivi sokarlar, baldır kemiklerini kırarlar ve şiş sokarak dayanılmaz acı çekmesini sağlarlar. Tüm bu dayanılması zor olan işkenceler üç gün sürer. Olaylar esnasında buna şahit olan gardiyan kardeşimizin şehitlik şerbetini içmeden önce şu sözü söylediğine şahit olur: ‘‘Vallahi ben yalnız Rabbime kavuşmayı arzuluyorum.” Bu o mübarek kardeşimizin üç gün işkence esnasında söylemiş olduğu tek cümledir. Bu anlatmış olduğum Bağdat hikayesi değil yaşanmış ve bizatihi o şehit kardeşimizi yakından tanıyan kardeşlerimizden duymuş olduğum bir hakikattir. Bu hadisenin bilinmeyen yüzlerce hadiseden sadece bir tanesi olduğunu da unutmamak lazım. Benzer olayların Irak, Afganistan, Suriye veya Burma’da da yaşandığını üzülerek bilmekteyiz. Rabbim tüm kardeşlerimizin şehadetini kabul etsin. Rabbim şuan kafirlerin zindanlarında sadece Rabbim Allah dedikleri için işkence gören kardeşlerimizin acılarını dindirsin ve hem dünya hem de ahiretimizi kurtaracak olan ikinci Raşid-i Hilafet Devleti’ni tez zamanda ikame etmeyi bizlere nasip etsin (Amin).

Kardeşiniz Mehmet Aydın
17.09.17

Ayrıca...

yazar

Muhasebeyi nasıl anlamamız gerekiyor?

İslami esasları bilen ve bu minvalde canla başla çalışan bir dava erinin, hayatına yön verirken …

1 Yorum

  1. Hocam Allah razı olsun, güzel bi makale ve şuanki hayatımızı az ve öz tarif etmişsiniz. Ne yazık ki kapitalizm ile güdüldüğümuzden dolayı toplum arasındaki bağlar İslami olmayıp menfi bağ olmustur, buda insanların bir araya gelmelerinin önünde ciddi manada engel teşkil etmekte. Sistemde hayat şartlarını o kadar zorlaştırmış ki insanlara düşünme vakti vermemiş, sadece nafakasını Temin etmek icin sabahtan aksama bi koşuşturmaya sevk etmiştir, iste biz muslumanlar icin asıl imtihan burdan başlıyor yani hayatımızın merkezine sadece günlük nafakamızı değil Alemlerin Rabbi olan Allah a kulluk olmayı yerleştirmemiz gerekiyor. Bir hadisinde alemlere rahmet ve merhamet olarak gönderilen Resullumuz hz. Muhammed Mustafa (sav) şöyle buyurmaktadır; “ben sizin benden sonra şirke sapmanızdan değil, Allah ın sizin için çıkarmış olduğu yerin bereketine(dünya sevgisi) dalmanızdan korkarım ” ne yazık ki şuan ki ümmet in en büyük hastalığı da bu olmuş, bütün hesaplar sadece bu dünya hayatı uzerinde yapılmakta, ahiret hayatı sanki hiç gelmeyecekmiş gibi yasamaktadırlar. Rabbim bizleri dünya hayatı sevgisini elinin tersi ile itmiş, ahiret hayatı endeksli çalışan kulların zümresine dahil eylesin inşaALLAH.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir