Home / News / YAZARLAR / Tahir Şanlı / Düşünce Özgürlüğünün “Kültürel Zenginlik” Olarak Kabullenilmesi

Düşünce Özgürlüğünün “Kültürel Zenginlik” Olarak Kabullenilmesi

Günümüzde kahir ekseriyeti Müslüman olan Türk halkı özgürlükler fikrine öylesine kapılmış ki maalesef bu yaşantılarının her alanına sirayet etmiştir. Öyle ki sarhoşla ayık, tesettürlü ile açık, laikle Müslüman, sahtekâr tüccarla dürüst tüccar, faizi günlük hayatının bir parçası kılanla faize karşı olan vs. bunların yan yana olduklarını, birbirlerini anlayışla karşıladıkları, dahası herkesin birbirini kabullendiği veya kabullendirildiği bir hayat tarzı oluşturuldu.

Toplumun yaşam tarzındaki değişiklerden bahsediyoruz. Buna fikirsel olarak değişim mi demek gerekir yoksa sistemin sunumlarından her kesimin kendisine pay çıkarımı için geçici kabullenmemi demek gerekir? Yoksa menfaat gereği mi demek gerekir? Elbette bunun bir izahı vardır.

Konunun bu tarafı toplum analizini, kişilerin karakteristik yapısının incelenmesini ve gidişatı/vakıayı etüt ettirmeyi gerekli kılar. Biz burada bu etkileşimden ortaya çıkan, günlük hayattakine benzer, Müslümanların oluşturduğu kitleler/cemaatler arasında oluşan tehlikeli bir gidişata değinmek istiyoruz.

Genel olarak baktığımızda, Türkiye’de kitlelerin/cemaatlerin şu iki noktada belirginlik kazandığını görüyoruz:

1-Statükoya, sisteme/demokrasiye ve yönetime teslim olmuş kitleler,

  • Menfaat icabı yönetimi veya sistemi destekleyenler,
  • Fikren veya hukuken entegre edilmiş kitleler,

2-Sistemle/demokrasiyle ve yönetimle uyumlu çalışmayan kitleler,

  • Sistemi karşısına alan kitleler,
  • Sistemle veya yöneticilerle mücadele etme yerine Müslümanları ve Müslüman gurupları karşısına alan kitleler,
  • İdeolojik hedefi olan kitleler.

Bu şablon altında birçok gurup veya kitleleri sıralamak mümkün. Burada ana hatları ile yetinerek İslami hareketlerdeki yaşanan değişime geçmek istiyoruz.

Günümüzde, küfür sistemleri altında hayatın hangi sayfasını açarsanız açın mutlaka tezatlarla karşılaşıyorsunuz. Bütün bunları geride bırakan ve en etkileyici olanı ise genelde Müslüman kesimin oluşturduğu cemaatlerin/kitlelerin düşünce özgürlüğü iksirine kapılmış olmalarıdır.

Bildiğiniz gibi dönem dönem Müslümanlar arasında İslami hareketler üzerinden tartışmalar olur. Bu tartışmalarda daha çok birlik olunması ve aradaki sürtüşmelere son verilmesi ela alınır. Ayrıca yaptıkları amellerde toplum üzerinde etki ve güçlerinin tesiri olmadığı tartışılır. Nerede eksik kaldıkları konusunda netlik oluşmaz. Sahih bir çözüm üretilemeden mesele yine gelecek bir zamana havale edilerek yeniden rafa kaldırılır.

Bulunduğumuz şu dönemlerde ise tartışmalardan, çözümsüzlükten yorulmuş olan kitleler “fikri veya kültürel zenginliğimiz” adı altında (kendilerince) orta hal çaresi bulmuş gibiler.

Bu minvalde birçok grup (zorlanarak, etki ve baskı altında kalarak, menfaatini gözeterek veya isteyerek) kendini revize etmeye yönelmiştir.

Artık ümmetin birliğinden, kitlelerin/cemaatlerin birliğinden de bahseden pek yok! “Gelin birlik olalım” söylemleri yerini “birbirimizi olduğu gibi kabul edelim” görüşü hâkim olarak, önceki sloganik çağrışımlarından da eser kalmadı.

Toplumdaki çeşitliliği (Müslümanların, alevilerin, laiklerin, Hristiyanların vs. olmasını) “kültürel zenginliğe” bağlayan devletler gibi Müslümanlar da toplumda geçmişten beri var olan veya yeni yeni türeyen grupları/cemaatleri ve onların düşüncelerini “fikri zenginlik veya cemaatlerin kültürel zenginliği” olarak kabullenmeyi tercih etti.

Aslında istenilen, bu İslami hareketlerin asli yapısından (geçmişten gelen düşünceler üzerinden veya belli ölçülerde kitleleşmiş olan yapıdan) uzaklaştırılıp, sistemimin istediği şekilde toplumsallaştırılmasıdır. Veyahut da sistemle perçinleşmesidir. Başka bir deyişle topluma etki eden düşüncelerin demokratik ilkeler çerçevesinde uysallaştırılmasıdır. Bakın bu konuda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan nasıl bir görüş ortaya atıyor:

“Bir siyasi partinin çalışmalarında, İslamcı olmak ya da olmamak şeklinde bir ayrım yapmak zaten yanlış. Biz tekkeye mürit aramıyoruz ki. Siyasi parti için esas olan, dürüst, ilkeli, vatanını, milletini seven, parti ilkelerine uyacak insan aramaktır.” http://www.haberturk.com

Bu, kitlelerin İslami ilkelere göre toplumu değiştiren değil topluma ve sisteme göre değişen kitlelere dönüşmesidir. Bunun ilk ayağını kitleler üzerinde etkin olmak isteyen sulta sahipleri oluşturmak ister. Bu minvalde sistemin çizgisi doğrultusunda yöneticiler tarafından kurdurulan kitleler (köksüz gruplaşmalar) hayatta yerini alır. Bu tür açılımla ilgili çalışmayı yine devlet kendi kurumları vasıtası ile yapmaktadır. Sistemin guruplar üzerindeki etkinliğine şu örneği verebiliriz:

“Diyanet İşleri Başkanlığı tarihinde ilk kez  gerçekleştirilmesi planlanan “Diyanet-Cemaatler Buluşması”na davet edilecek dini sivil yapılar listesi üzerinde de titizlikle duruluyor. Diyanet görevlileri, cemaat, tarikat ve sivil toplum kuruluşlarının tasnifini yaparken Ehl-i Sünnet itikadına bağlılığı esas alıyor…

Genelgede; bütün personelin İslam ahlakına yaraşır tarzda hareket etmesi, her kesime karşı adil, eşit, dürüst, hoşgörülü ve güler yüzlü davranması istendi. Yetkisiz ve izinsiz hiç kimsenin hutbe okumasına, vaaz ve irşat görevi yapmasına müsaade edilmeyeceği, hutbe, vaaz ve konferanslarda milli birlik ve beraberliği güçlendirecek konulara ağırlık verilecek. Yıkıcı, bölücü propagandalara, zararlı akımlara karşı gerekli tedbirler alınacaktır. Her seviyede din eğitim ve öğretim anlayışı gözden geçirilecek. Maruz kaldıkları manevi zararları önlemek için vatandaşlarımıza ve özellikle gençlere yönelik çalışmalar yapılacak.” http://www.dinihaberler.com/diyanet/diyanet-cemaatler-bulusmasina-katilacak-liste-belirlendi-h99036.html

Devlet, güdümüne aldığı bu guruplar üzerinden bekasını korumaya hedefler.  Onun için de projeler üretir. (Bu projelerde sömürgeci devletlerin etkisini de unutmamak gerekir.) Bu ve buna benzer çalışmalarda daha çok toplumsal barıştan, kitlelerin bu barışa getireceği katkılardan bahsedilir. Toplumda var olan nizamın oluşturduğu alakalara çatmadan yaşama tarzı geliştirmek bu kitlelerin görevidir. Hatta bu proje o derece derin tasarlanır ki; çalışma sadece Müslüman guruplar arasında kalmayarak laik ve diğer guruplar arası ilişkiye yansıyacak şekilde planlanır. Bir örnek verecek olursak; Müslüman guruplar Kemalist düşüncenin ve Mustafa Kemal’in dışlanmasına son verecek, aynı şekilde laiklerin, Kemalistlerin Müslümanlara karşı yumuşaması sağlanacaktır. Son dönemler bunun hayata geçirilişini hepimiz müşahede ediyoruz. Bu minvalde Müslüman kesimin akın akın Mustafa Kemal’in anıtına, ateist ve Kemalistlerin de umreye gittiğine şaşırmamak gerek. Bunun adına da; “kültürel zenginliğimiz” diyorlar.

Şunu da belirtelim ki devlet erkânı bu “kültürel zenginlik” vazifesini çoktandır yerine getiriyordu. Hatta bu konuda sadece Türkiye sınırları ile yetinmeyerek sınır ötesi kültürel zenginliklere dahi el attılar. Fakat burada asıl mesele Müslümanların bu işe gönüllü katılımının nasıl sağlanacağı meselesidir. Ki buna da “kültürel zenginliğimiz, cemaatlerin kültürel zenginliği” projesi altında işlerlik kazandırdılar.

Burada “Fikri veya kültürel zenginlikten, cemaatler arası kültürel zenginlikten” ne kastediyorlar veya bunun vakıası nedir önce bu konuyu irdelemek gerekir.

Kitleler/cemaatler açısından ele alındığında kastedilen “fikri zenginlikten” cemaatlerin fikren çok gelişmişliğinden bahsedilmiyor. Veya İslami alanda elde ettikleri başarılarından, davet açısından, ilmen veyahut da Müslümanların günümüz mesellerine köklü çözümler getirmelerinden, cemaatlerin düşüncelerinin toplanıp bir bütünlüğe dönüştürülmesinden, toplum veya devlet üzerinde çok etkili hale dönüşmelerinden, bu düşüncelerin toplumu kalkındıracağından da bahsedilmiyor. Üzerinde durdukları ve kabullendikleri husus kitlelerin/cemaatlerin ister doğru ister yanlış olsun her kesimin bir üst akılda birleşmesi isteniyor. Buna da “fikri veya kültürel zenginlik” adı veriliyor. Üst aklı devlet ve otoritenin kabullendiği sistem/demokrasi olarak da niteleyebiliriz.

Hedefte İslami hareketlerin yapısına yeni bir vasıf kazandırmak vardır. Bu olgunun bağımsız bir şekilde doğması, ortak bir görüş olması veya kendiliğinden doğması mümkün değildir. Mutlaka bu düşüncenin Müslümanlar üzerinde etkisini oluşturmak isteyen fikri veya siyasi bir erk vardır. Elbette ki bunlar Müslümanlara işin Şer’i boyutuyla yaklaşacak da değillerdir. Bu konunun fikri bazda sunuluş ve yöntem tarzı demokrasinin “fikri özgürlükleri” ile bağlantısını alenen göstermektedir. Sistem bağlı olduğu ilke/kapitalizm gereği bireylerin her alanda (düşüncede dahil) özgürleşmesini ele alarak hareket ediyor. Buradan cemaatlere/guruplara etkili geçiş yapabiliyor. Burada kısaca özgürlük kavramına değinelim.

Özgürlük kavramı/terimi çoğu zaman “bağlı olmama; dışarıdan etkilenmemiş olma; zorlanmamış olma” (Akarsu 1994a:146) ya da “zorlamanın yokluğu, tutuklu olmayan bir varlığın hali, bir eylemde (fiil) bulunma veya bulunmama” (Öner 1995:12) olarak tanımlanmaktadır. En yalın yaygın anlamıyla “denetim ya da baskı altında olmama hali”dir. Demokraside daha çok bireysel özgürlüklerden bahsedilir. Bireyler özgür olursa toplumda özgür olur.

Bu kapsamda, kişi dilediği fikir ve görüşleri ortaya koyarak insanları buna davet edebilir. Bu, görüş ve düşünceleri ne tür olursa olsun fark etmez. Özgürlüklerin kısıtlanamayacağına devlet garantisi verilir. Başkalarının özgürlüklerine engel teşkil etmedikçe istediği üslupla, devlet veya başka bir gücün engellemesi olmaksızın bu tür görüşlerini ifade imkânına sahiptir. Bu görüşü/fikri ifade etmek ya da kabul etmek karşısında çıkartılacak herhangi bir engel, fikir hürriyetini sınırlayıcı bir saldırı olarak kabul edilir.

Temel özgürlükler düşüncesi her ne kadar bireysel şekilde anlaşılsa da bunun toplumun her kesimine etki edici yönü vardır. Bu temel üzerinden hareketle cemaatlerin de bireyler vasıtası ile fikren özgürleştiğini görüyoruz.

Maalesef İslami hareketlerin büyük bir kesimi “demokrasinin fikir özgürlüğünden kaçalım” derken (farkında veya farkında olmadan) kendilerini özgürlükler çukurunda bulmuş vaziyetteler. Bunun ortak adı da “İslam’da düşünce özgürlüğü, fikri ve düşünce zenginliğimiz” gibi başlıklar altında, kendilerine göre geliştirdikleri; “Müslüman kesimin kendisine özgü bir özgürlük anlayışı” ortaya çıkmıştır. Yani “onlarda özgürlük olurda bizde özgürlük olmaz mı” dercesine bir gidişat… Aslında bunun bir örneği tarihte kelamcıların, felsefecilerin etkin olduğu bir dönemde yaşanmıştır.

Tarihi süreç içerisinde Müslümanlar arasında özgürlük;  irade hürriyeti altında konu edilmiştir. Daha çok kelamcıların alanına giren irade hürriyeti konusu günümüzde özgürlükler veya diğer adı ile hürriyetler altında işlenmektedir. “Kendileri bir takım araştırmalardan sonra “irade” ve “cebr” ayetlerini ve Allah’a cismaniyet ifade eder gibi görünen ayetleri ve aralarında çelişki varmış gibi bütün ayetleri bir araya topladılar. Bu davranış onları, her meselede reye başvurmaya sevk etti. Belli bir görüşe ulaştıklarında ise, görüşlerine ters gelen ayetleri tevil etmeye başladılar.  Araştırmada takip edilen bu metod, idrak edebildiklerinde veya edemediklerinde tabiatta bulunanlar hakkında veya tabiat ötesi/metafizik alanda, hissedilebilen ve hissedilemeyen her şeyde akla araştırma hürriyeti vermektedir.” (İslam Şahsiyeti c.1 s.6) 

Günümüzde ise bu “düşünce özgürlüğü” olarak nitelendiriliyor. Bu akıntıya kapılan cemaatlerin karma karışık düşünceleri “fikri zenginlik” olarak kabul ettiklerini görüyoruz. İslami her konuyu çok rahatça tartışmak, bilsin veya bilmesin İslami her konuda fikir yürütmek, tevil etmek, kaynaklarından uzak bir anlayışla konular üzerinde fetvalar vermek, İslami kavramlar üzerinde oynamak artık sıradan oldu. Böyle olunca kitlelerde tek bir esas üzerinde, dik duruş diye bir şey kalmadı. Durum böyle olunca istenilen oldu. Devlete yönelik, sisteme çatan kitleler evcilleştirildi. Hiçbir kitle başka bir kitlenin hatasını görmeyecek, yanlışlara eleştiri getirilmeyecek, nasihat etmeyecek dahası emr-i bil maruf yapmayacak. Çünkü üst akıl böyle istiyordu!..

Genel manada cemaatler içsel özgürlüğü kabullenerek dışsal özgürlüğü de benimsemiş olurlar.

-İçsel özgürlükten kastımız; cemaatlerin ölçüde erozyona uğramalarıdır. Aldıkları ölçü doğru olsun veya yanlış olsun bu ölçülerinden feragat edebilme yetisine geçiş yapmalarıdır. Yani ilke bozukluğu, ilkelerinden taviz vermeleridir. Buna Türkiye dışından/Mısırda’ki selefi akımından bir örnek verelim:

Nur Partisi’ni çıkaran grup (İskenderiye Selefiliği veya Selefi Davet), 25 Ocak Devrimi’ne katılmamıştı. Zira bu devrim, onlara göre yöneticiye karşı ‘çıkmaktı’ ve dinen caiz değildi. Fakat devrim başarılı olur olmaz partilerini kurdular ve kısa süre önce ‘küfür’ olduğu ve ‘caiz’ olmadığını belirttikleri ‘demokratik’ siyasi sürece girdiler. (aljazeera)

Bir dönem Türkiye’de de demokratik siteme oy vermeyi haram kabul edenlerin bugün oy vermenin caiz olduğuna dair fetva vermeleri gibi. Buna benzer durum İslami hareketler arasında ortaya çıkmaktadır. Tekkeden holdinglere dönüşen cemaatler, tefsirle başlayıp daha sonra sünnetin vahiy olmadığını iddia eden cemaatler vs. gibi.

Günümüzde kitlelerdeki dönüşüm, üyelerinin özden uzaklaşmasından doğan değişimle ortaya çıkan bir vakıadır. Aslında kitleler içten dışa doğru bir değişim gerçekleştirmek için çıkarlar. Yani benimsenen görüşlerin dışarıda kabullenilmesi için bir çalışma yürütülür. Örneğin; kendisine namaz öğretme vazifesini yüklenmiş bir cemaat bu iş için bir araya gelmiş kişilerden oluşur ve dışarıya da bu işi gerçekleştirmek için davette bulunma çalışması yürütür. Fakat öyle oldu ki; örnekte verdiğimiz gibi namaz için yola çıkanlar kendi aralarında namaz kılmayanlara sessiz kaldılar veya zamana havale ettiler. Sessiz kalmak, zamana havale etmek bireylerin kitle olarak gördüğümüz düşünce yapısına etki etmiştir. İsim vermeye gerek duymadığımız birçok kitleleşme içerisinde; tesettürlü bayanın yanında başı açık bayanların bulunması, faizin haram olarak bilindiği halde kitle içerisinde birçok kişinin faizle alış-verişi yapması, demokrasi daha önceleri küfür sistemi olarak kabullenilirken kitleler içerisinde benimseyenlerin bulunması vs. daha önce var olan kitlelerin ortak düşüncesine etki etti.

Demek istediğimiz şudur ki; bireysel etkilenme kitlesel etkilenmeye dönüşmüştür. Bu değişim kitlenin söylem ve amelinde değişimlere neden olmuştur. Dolayısıyla bugünkü guruplar içerisinde özgürleşen kişiler ve bundan dolayı da özgürleşen guruplar doğmuştur. “Cemaat içerisinde herkes istediğini benimseme özgürlüğüne sahiptir. Bu parti içerisinde yaşam tarzlarına karışılmaz. İsteyen istediği şekilde giyinebilir. Özgürlükçü bir kitleyiz, bu çatı altında her düşünceden insan barınabilir…” gibi düşüncelerin var olduğu gurup ve cemaatler niteliklerini kaybetmiş yapılardır. Nitekim kitleleri oluşturan da şahıslardır. Şahıslardaki değişim fikirsel bütünlüğü oluşturmuyorsa buna kitle demek de elbette mümkün değildir.

Oysa kitle/parti duygusal fikirsel bir bütünlüktür. O halde fertlerin kitleden bir parça olabilmeleri için fikir ve duyguları kitle ile aynı olmalıdır.” (Hizb-i Kitleleşme not.. s. 12)

-Dışsal özgürlüğe gelince; içerideki değişimin dışa yansımasıdır. Emr-i bil maruf nehy-i anil münker yaptığını söyleyen cemaatlerin hem kendi içlerinde hem de dışarıda bu işten vazgeçmeleridir. Kanıksama veya diğer bir tabirle her şeyi kabullenme…  Özgürleşmenin ana temelinde bu yatar.

Bu manada gruplar ister istekli olsun, ister zorla olsun veya sunulan menfaatler çerçevesinde olsun yönetim tarafından uysal hale getirilmişlerdir. Değişimin görüntüsü yönetime uygun düşme, yöneticileri zora sokmama, sistemle barışık yaşama, yeri geldiğinde düşünceden taviz verme şeklinde ortaya çıkar. Tabii ki bu hal küfür yönetimleri olarak görülen devletleri dışlama yerine sahiplenmeyi de beraberinde getirdi. Yönetime karşı yumuşama, devletin sunduğu imkanlardan yararlanma, diğer cemaatlerin kusurlarını görmeme, her şey İslami düşünceymiş gibi karma karışık düşüncelerde diyalog içerisine girme de değişimin eseridir.

Cemaatlerdeki yaşanan dönüşüm İslami deliller çerçevesinde olmayıp bizzat sistemden/yönetimden kaynaklanan değişimlerdir. Devletin sunduğu açılımlar elbette ki bir şeylerden vazgeçmeyi gerektiren açılımlardır. Bu da İslam’ı toplumda az konuşulur hale getirmek ve yaşam tarzına dönüştürme isteklerinden uzak tutmaktır. Kitap ve Sünnete olan ilke bağımlılığından vazgeçmektir.

Burada İslam’ı ve Müslümanları demokrasinin getirdiği açılımların içerisine çekebilmek için kitleler üzerinden bir çalışmanın yürütüldüğü aşikârdır. Karşılığında ise; içerisinde özgürlüklerden tutun maddi ve siyasi imkanlardan faydalanma, o grup veya kitlelere sulta tarafından eman verilme vardır. Durum böyle olunca dün küfür sistemlerine oy vermeyenler bugün oy verir hale gelebiliyor. Veyahut dün haram dediklerine bu gün helal diyebiliyorlar.

İlkesizlik cemaatleri haramlarla komşu yaparken bozuk fikirlere saygıyla yanaşmayı, yan yana durmayı aynı ortamı paylaşmayı beraberinde getirdi. Sünnet inkârcısı cemaati Müslümanlar kabullenebiliyor, laik gurup ve dernekler altında toplanabiliyor, demokratik çalışma içerisinde bulunan cemaatle hareket edebiliyor vs. Ve dahası buna “kültürel zenginlik” adını vererek meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Burada İslami açıdan düşünmenin, İslami fikir üretkenliğinin, İslami çözümler bulmanın ötesinde bir şeyden bahsediyoruz.

Bu anlamda Müslümanların arasında düşünmenin, meselelere çözümler üretmenin ve düşüncenin kaybolması elbette doğru değildir. Ayrıca düşünmek ve düşünce sahibi olmak insanların doğasında vardır. Fıtraten insan düşünen bir varlıktır. Bu düşünce sahibi olması ise dinamik enerjiden kaynaklanan iticilere bağlıdır.

İnsan doyuma ulaşmak istediğinde dinamik enerjiden kaynaklanan düşüncelerini ön bilgilerle veya aklı ile yönlendirmeye kalkar. İşte burada doğruluk yönü ancak fikrin fıtrata uygunluğundan ortaya çıkar. Artık onun hayatta uygulanması söz konusudur. Yani insanlar ve toplum belli fikirler etrafında hayatlarını yürütürler. Sahip oldukları fikirler doğrultusunda meselelerine çözümler bulurlar.

Hayatımızı düzenleyen bu fikirlere nizamlar diyoruz. Buna göre de yeryüzünde etkin olan üç nizamdan bahsedebiliriz. Komünizm, kapitalizm ve İslam…

Bildiğiniz gibi günümüzde Müslümanların hayatlarında İslam tatbik edilmemektedir. 1924’te Hilafetin kaldırılışı ile Şer’i ahkam hayattan uzaklaştırılmıştır. Müslüman olup da kapitalizm ahkamı altında yaşamak elbette çelişkidir. Çelişkinin ötesinde haramdır. Müslümanların problemi de burada başlıyor. Müslüman olmak ve kapitalizm altında yaşamak… Müslümanlar tarihlerinde böyle bir hayatla ne iç içe oldular ne de yaşadılar. Birçok zorluklar çektikleri halde böylesi bir durum tarih boyunca başlarına gelmedi.

Bugünkü hal İslami hareketlerin ilerlemesini değil duraksamasını getirdi, yozlaşmasını, istikametlerini şaşırttı. Hatta birçoklarının eriyip yok olmasına neden oldu. Ayrıca her yönü ile karma-karışık bir yapı zuhur etti.

Müslümanlar akidelerine göre düşünmez hale getirilmiştir. Önce Müslüman düşünürler devre dışı bırakılmış, düşünmek isteyenlerin düşüncesine kapılar kapatılmış, bunlar toplumun ileri gelenleri olmaktan uzaklaştırılmış vs. Böyle olunca da yerine konan elbette ki Müslümanların akidelerinden olmayan gelişmelerdir. Bu gelinen noktanın “fikri zenginlik” veya “kültürel zenginlikle” de hiçbir alakası yoktur. Bu konuda zihinlerde berraklık yoktur.

Şu bir gerçek ki her ideolojinin akidesinden kaynaklanan kültürel zenginliği vardır. Müslümanlar İslam ideolojisinden kaynaklanan kültürel zenginliği akideye müteallik konuların bütününü kapsar. Tefsir, hadis, fıkıh gibi. Geçmişte Müslümanlar bu manada başka ideolojilerin kültürüne yönelmediler ve son asra kadar yabancı ideolojilerin kültürlerinden etkilenmediler. Bundan dolayı İslam’ın tatbik edildiği dönemlerde Müslümanlar yabancı kültürlerle bir arada yaşadı denemez. Hatta birçok gayri Müslim olmasına rağmen o toplumda İslam kültürü etkindi. Diğer inançların olmasından dolayı hiçbir zaman buna kültürel zenginliğimiz adı verilmemiştir. Daha düne kadar (1924) bu topraklarda yaşayanlar tek kültürlü/İslam kültürü olarak yaşamışlar, hatta Müslüman olmayanlar bu toplum altında kendi kültürlerinden bahsetme cesareti dahi gösterememişlerdir.

İslam hayattan kaldırıldıktan sonra Müslümanlar akidelerinden kaynaklanan kültürel zenginliklerine dönmesin diye batı sadece Müslümanları kapsayan yeni bir “kültürel zenginlik” tarifi getirmiştir. Müslüman olup demokrasiyi yaşamak, Müslüman olup topraklarında kapitalizm ekonomi kurallarını uygulamak, batı kültüründen kaynaklanan ne varsa (bale, opera, dans, cinsi sapıklık vs gibi) hepsini kabullenmek İslam alemi için kültürel zenginlik kabul edildi. Onun için kültürel zenginlik tarifine şöyle açılımlar getirmektedirler:

Kültürel zenginlik; doğru ya da yanlış olanı ayırmak yerine aramızdaki çeşitliliğin zenginlik olduğunu düşünmek gerek. Bir toplumun ürettiği düşünce, inanç, sanat, toplumsal kurumlardan oluşan kültürlerinin toplamıdır. Yani örfü, adeti, geleneği, göreneği, yemekleri, türküleri, manileri, destanları, tarihi turistik yerleri, müzeleri, düğünleri, giysileri vs. dir. Bir toplumun düşünce, toplumsal, inanç ve sanatsal zenginliklerinden oluşan bir bütündür ve manevi değerler, yapıtlar, eserler ve gelenekler kültürel zenginliklerdir. Topkapı Sarayı, Sümele Manastırı, Ayasofya Camii, Anıtkabir, Manavgat Şelalesi, Semazenler, Nemrut, İshak Paşa Sarayı, Efes Kütüphanesi, Dolmabahçe Sarayı, hat, tezhip, minyatür sanatlar, oyun havası, zeybek ve uzun hava kültürel zenginliklerimize örnek olarak sayılabilir. İnsanın sosyal çevresi ile bütünleşmesinin de en gerçek ve doğru yoludur. Kültür, estetik, adalet, ahlak, sanat ve benzeri kavramların kişiden topluma doğru gelişerek bütünleşen davranış ve düşünüş biçimlerinin tamamıdır… Etnik grup çokluğumuzla, her birinin yaşam ve kültür farklılıkları ile de bir kültür zenginliğine sahibiz. http://www.bilgi bul.com/kulturel_zenginlik_nedir_t41453.html

Hal böyle olunca, Müslümanlar bu tarifler eşliğinde dışarıdan gelen her türlü kültüre açık olacak demektir. Bu çerçevede cemaatler de her fikre açık olacak demektir ki böylece (onlar açısından) “fikri zenginlik” yakalanmış olsun.

Teoride yazılıp-çizilenlerin hayatta etkin kılınması için devlet kapıyı araladı. Müslüman kesimden şahısların yönetime getirilmesi, bu şahısların özellikle İslami cemaatlerden olmasına özen gösterildi. İslami hareketler üzerlerine gelen vahametin farkına varamayarak bunu baskı ve yasakların kalktığına yorumladırlar. Devletin sunduğu imkanlardan yararlandıkça artık rahat hareket ediyorlar, bu halin sekteye uğramaması için de tavizler üzerine tavizler vermeye başladılar. Vakıaya teslimiyet, menfaatçi düşünceye kapılma kitleyi özden uzaklaştırdı. Ve dinde tevili kendilerinde bir hak olarak görmeye yöneldiler. Bu da kitlelere düşünce alanında özgürlük getirdi. İslam’ın kuralları, kaynakları hakkında özgür düşünceyi doğurdu. Ayrıca özde bütünlük kaybolmuş, karar veren İslam değil cemaatlerin ve bunların elemanları olmuştur. Böyle olunca İslam’ın her alanına müdahale eden, her alanında özgürce fikir üreten, yaşamda İslam hayat tarzına ters düşen amellere kapı aralayan bir kitle görümü ortaya çıktı. Her meselede İslam’ı yorumlama yetkisini kendilerine verdiler.

İnsan için ya iman vardır ya da yoktur. Bunun ortası yoktur. İmandan sonra kişinin kendisine özgürlük kazandırması kişiyi harama, küfre götürür. Yine imanın gerekleri yerine getirilmediği müddetçe küfrün gerekleri yerine getirilecektir ve harama yönelinmiş olunacaktır. Müslüman olup demokrasiyi benimsemek ve onun getirdiği özgürlüklere meyletmenin insanı harama ve küfre yönlendireceği aşikardır.

Bu konuda Allah (cc) şöyle buyurdu:

وَمَن يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالإِيمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ

“… Kim imanı küfre değiştirirse doğru yoldan sapmış olur.” (Bakara 108)

İslam’a göre kişinin hayatında ya iman edip Allah’a kul olmak vardır veyahut Allah’a asi olup kâfirlik vardır.  Allah’a ve O’nun dinine inananlarda küfrün eseri bulunamaz. İslam insanın kendi keyfine göre hayatta istediğini yapabilme serbestini yasaklamıştır. Kur’an’ı Kerim işte bu noktada çok önemli bir tespitte bulu­nur:

أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَن يُتْرَكَ سُدًى

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” Kıyamet 36

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ﴿٧﴾وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”  (Zilzal 7,8)

Sahih bir kitleleşme nasıl olur? konusuna değinmeyeceğim. (Not; bu konuda merak edenler için “Kendi dilinden Hizb-ut Tahrir ve Hilafet” s. 96, Hizbi Kitleleşme kitabına bakabilirler.) Konuyu burada sınırlı tutarak şu ayeti kerime ile kapatmak istiyorum;

رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“…Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et…” (Bakara 250)

Tahir Şanlı

Ayrıca...

İslam Kültüründe Muhasebenin Yeri…

Her konuda hayatımızın genelleşmiş savunma sözcüklerinden bir söz vardır. Eğer olumsuz bir gelişme var ise …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir