Home / News / YAZARLAR / Necati Erdem / DÜNYADAKİ ZULÜMLERİN MÜSEBBİBİ BATIL SİSTEMİN KENDİSİDİR

DÜNYADAKİ ZULÜMLERİN MÜSEBBİBİ BATIL SİSTEMİN KENDİSİDİR

Dünya, yaklaşık %70’i su ile çevrili olan kara parçası ve uzaydan görünüşü mavi olduğu için mavi gezegen diye ifade edilse de bu gezegen, insanların özelliklede Müslümanların kanlarıyla kırmızıya boyanmasıyla kızıl gezegen dersek yanlış söylemiş olmayız. İnsanlık laiklik, demokrasi, cumhuriyet, krallık, milliyetçilik, kapitalizm gibi çağdaş tağuti yönetimler yüzünden zulümattan bir türlü kurtulamamaktadır.

Dünyada akıtılan bunca kanların temeline indiğimizde sömürü düzeninin tepkimesi olarak karşımıza çıktığını görürüz. ‘Sömürgecilik’ olarak nitelendirilen bu durum tanım itibariyle; bir devletin başka devletleri ve toplulukları siyasal ve ekonomik olarak egemenliği altına alıp yayılmasına denir. Rönesans hareketleriyle birlikte pusulanın bulunması, coğrafi keşifler ve bunun neticesinde birçok bölgenin yer altı-üstü zenginliklerini sömürmelerine ivme kazandırmıştır.

Nitekim Kristof Kolomb, İspanya hükümdarına hitaben kaleme aldığı yazısında, yerlileri öldürme iznini din adına istiyordu; “Umarım İsa efendimiz bunlar gibi kalabalık toplulukların dinimize döndürülmesi ve kiliseye kazandırılması için aynı zamanda babaya oğula ve kutsal ruha inanmak istemeyenlerin de yok edilmesi için siz yüce efendimizin karar vermesine yardım eder.” 1492 yılında Kristof Colomb’un ardından Amerika kıtasına ilk adımı atan sömürgeci devletler, (İspanyollar, İngilizler, Portekizler ve Fransızlar) yerlilerin elindeki toprakları alarak hakimiyet kurmaya başlamışlardır. Ayrıca Avrupalı devletler Amerika kıtasına yapılan keşiflerin ardından kendi halklarını kıtaya taşımışlardı. Sömürü ile gelen vergiler sömürülen ülkelerdeki insanlara yaşanmaz bir hayat getirdi. Dayanılmaz hayatın içerisindeki halkların isyanıyla İspanya Portekiz ve İngiltere Kuzey Amerika’daki kolonilerine bağımsızlık vermek zorunda kaldı. Fransız İhtilalinden sonra Avrupa’da yapılan koalisyon savaşlarında Fransa’nın sömürge imparatorluğu da küçülmüş oldu. Ancak İngiltere’de başlayan birinci sanayi inkılabı 1800’lerden sonra diğer Avrupa ülkelerine de yayıldı. Bu bağlamda Fransa, Almanya, Belçika Hollanda, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri hızla sanayileşti. Bu ülkelere daha sonra Japonya ve Rusya da dâhil oldu.

yüzyılda hızlanan sanayileşme ile buhar makinesinin kara ve deniz araçlarında kullanılması üzerine yeni bir ticaret devrimi yaşandı. Sanayileşen bu ülkeler üretim için ham madde, üretilen ürünler için de pazar ve yatırım sahaları aramaya başladılar. Ayrıca sanayileşen bu devletlerde sömürge sahibi olmak büyük devlet olmanın olmazsa olmaz bir şartı olarak gördüler. Yapılan bu sömürü ile yağma ve soykırım, Avrupa’nın gelişip zenginleşmesini sağladı. Ancak onların bugünkü medeni dünyaları, temelinde milyonlarca insanların cesetleri üzerine inşası yatmaktadır. Yapılan katliamın boyutları dehşet vericidir. O dönem nerdeyse dünya nüfusunun ¼’ü sömürgeciler tarafından katledilmiştir.

Başta İngiltere olmak üzere Batılıların emperyalist emeller uğruna Afrika’da, Asya’da, Ortadoğu’da, Amerika’da hatta birbirleri arasında nasıl bir tarihe sahip olduklarını tohum dergisinde yayınlanan bir makaleden bazı alıntılar yaparak paylaşmak istiyorum. Elbette bu verdiğim misaller dünya üzerinde uygulanmış ya da devam eden ülkelerden sadece %20’si. Burada zikretmediğim ülke ve halk bu sayılanların çok fevkinde olduğu bilinmektedir. Neredeyse kan ve sömürünün bulaşmadığı bir halk yoktur.

KUZEY AMERİKA, Kızılderili katliamı, ABD’nin kuruluşundan çok önce başlayan insanlık tarihinin en ağır suçlarından biridir. Bir zamanlar nüfusu 30-40 milyonu bulan Kızılderililerin sayısının bugün 2-3 milyona düşmesi bunun en açık kanıtıdır. Sömürgeci beyazlar tarafından mahvedilen doğa dengesi yüzünden hastalıklardan, açlıktan ölen milyonlarca Kızılderili’nin yanında beyazların ayak bastıkları her toprak parçasından sürülen bu insanlar yüz yıl boyuncu sistematik katliamlara uğradılar. Amerikan demokrasisi denilen şey, böylece yaklaşık 30 milyon yerlinin katledilmesi üzerine kuruldu.

AFRİKA, Avrupalıların Afrika’yı topyekûn köleleştirmesi, Kolomb’un Amerika’yı keşfinden 50 yıl önce başlamıştır. Bu işi ilk başlatan da altın bulma ümidiyle batı Afrika’ya giden Portekiz prensi gemici Henry’dir. 1441 yılında ilk defa Afrika’ya ayak basan Portekizliler, Afrika’dan dönerken yanlarına 10 Afrikalı köleleri alarak Avrupa’ya götürerek bedava iş gücünü de keşfetmişlerdir. Daha sonra Gine kıyılarında ‘Elmina’ adını verdikleri altın madeni, kısa zamanda Afrikalıların alınıp satıldığı köle pazarına dönüşmüştür. XVI. yüzyıla gelindiğinde 200.000 Afrikalı, Avrupa ve Atlantik’e köle olarak taşınmıştır. Dünden bugüne devam eden, emperyalist sömürgeciliğin en acımasız işgal sahası şüphesiz Afrika kıtası olmuştur.

CEZAYİR, 1830’da Fransa işgaliyle başlayan acılar halkın yakasını hiç bırakmadı. Petrol ve maden yataklarıyla bütün emperyalistlerin iştahını kabartan Cezayir o tarihten bağımsızlığını ilan edene dek 2 milyonun üzerinde insan öldürüldü. Bağımsızlıktan sonra ise bu kez hükümetin organize ettiği kontra örgütler arasındaki iç savaş 100 bin Cezayirlinin canına mal oldu.

HAİTİ, ABD’nin arka bahçesindeki bu ülke de en kanlı kıyımlardan nasibini aldı. Yalnızca 1915’teki ABD işgali sırasında birkaç günde 3 bin 500 kişi öldürüldü. Daha sonra ABD işgali resmen bittiğinde de kıyımlar bitmedi. ABD destekli cuntalar boyunca 1957’den 1971’e kadar Haiti’de 26 bin kişi öldürüldü.

MEKSİKA, tarihi ABD’nin saldırganlığının tarihidir aynı zamanda. Daha 1848’de topraklarının büyük bölümünü ABD’ye kaptıran Meksika, yerli kültürünün ve bütün maddi zenginliklerinin yağmalandığı yüzyıl boyunca ayaklanmalarla sarsıldı ve 100 binden fazla insan öldü.

AFGANİSTAN, ABD ve Rusya’nın Ortadoğu’da egemenlik savaşlarının yaşandığı yerlerden birisi de Afganistan’dır. Yıllardır, yer altı-üstü zenginliklerinden dolayı işgal altında tutularak sömürülmektedir. 30 milyon civarında nüfusa sahip olan Afganistan’da, yaklaşık 20 milyon insan günlük 1,5 dolarla yaşamaya çalışıyor. Batılı emperyalistler ve komünist Rusya Afganistan’da bilinen rakamlara göre 40 bin kişi katletmiştir.

ENDONEZYA, ilk başlarda Hollanda sömürgesi olan daha sonra 5 ayrı emperyalist gücün işgalini tattı ve en sonunda ABD sömürgesi haline getirildi. Suharto başkanlığında CIA ajanı generaller cunta yaptıklarında tarihin en büyük katliamına imza attılar. 5 ay içinde CIA’nın bizzat katılımıyla bir milyondan fazla insan katledildi.

HİNDİSTAN, sömürgecilik dendiğinde ilk akla gelen ülkedir. Özellikle İngiltere tarafından yüzyıla yakın bir süre baskı altında tutuldu. Yıllar boyunca süren bağımsızlık mücadelesi sırasında öldürülen 10 binlerce insanın dışında daha sonraki kışkırtılmış din savaşları dönemi korkunç katliamlara sahne oldu. İngiliz “böl-yönet” taktiğinin kurbanı olan Hint halkı, salt Pakistan ayrılığı döneminde 200 binden fazla ölü verdi.

FİLİSTİN, katliamların en büyüğünü 1936 yılında İngiliz yönetimi sırasındaki genel grevde olmuştur. 1939 yılında ayaklanma bastırıldığında 40 bin Filistinli öldü. 20 bini tutuklandı ve 110 Filistinli de asıldı. ABD’nin uşağı Ürdün Kralı’nın 19 Eylül 1970’de yaptığı katliam ise “Kara Eylül” diye bilinir. Filistin kamplarını yoğun top ateşine tutan Ürdün, bu kıyımda 30 bin kadar Filistinliyi öldürmüştür. İsrail ve bölgedeki işbirlikçilerinin katliamları ise sayılacak gibi değildir. Bunların en büyüklerinden birkaçı, Ocak 1976, Haziran 1976’daki Tel Zaatar karantina göçmen kampları katliamı ve 17 Eylül 1981’deki Sabra ve Şatila “göçmen kamplarındaki katliamlardır. İsrail’in 1982’deki Lübnan işgalinin bilançosu ise 17 bin 500 ölüdür.

IRAK, ABD’nin terörü engelleme bahanesiyle Ortadoğu’yu yok etme planından Irak da nasibini alanlardandır. Irak bölge ülkeleri içerisinde ABD saldırganlığından en çok zarar gören ülkedir. 200 bin insanın öldüğü Körfez Savaşı ve sonra çoğu çocuk 1,5 milyon Iraklının öldüğü bilinmektedir.

SURİYE, Emperyalistlerin son durağı olan Suriye de ise durum değişmemektedir. Barışçıl gösterilerle başlayan ancak zalim rejimin silahlı müdahalesi sonucu kanlı bir iç savaşa dönüşen Suriye halkı da içerisinden bölünerek hem iç savaştan hem de batı destekli Katil Esed tarafından her gün katledilmektedir. 2011 yılından bu yana yaklaşık 211 bin kişi hayatını kaybetti. Bu kanlı savaş halen daha devam etmektedir. Doğu Türkistan, Yemen, Arakan vs…. Bu liste uzayıp gider.

Görüldüğü üzere Batı dünyası hiçbir dönemde medeni olmamıştır. Bulundukları refah seviyelerini masum insanların kanlarından beslenerek sağlamışlardır. Batı dünyası ve emperyalist emellerini tarihten sildiğiniz de kan ve gözyaşının da olmadığını göreceksiniz. Başta İngiltere Amerika ve Batılı devletler olmasaydı, dünya daha yaşanabilir bir yer olurdu. Çünkü bu devletler nizamları gereği sömürü ile hayatlarını devam ettiren birer canavardırlar. Demokrasi, insan hakları, özgürlük ve adalet dediklerinde biliniz ki artık o bölgeye zulüm, huzursuzluk, istikrarsızlık, kan ve göz yaşı geliyor demektir. Tarih bu tür aldatmacalara şahitlik etmektedir. Birçok halk bu sihirli sözlere kanarak hayatlarının yanlışını yapmış ve halen onun acı meyvelerini tatmaktadır.

Dünya’da, BM tarafından tanınan 193 fakat bağımsız olarak işleyen ülkeleri de hesaba katarsak toplam 204 ülke vardır. Dünya’nın en yoksul ülkeleri Afrika’da bulunmaktadır. Bu ülkeler emperyalizmden yıllarca kurtulamamış ve kaynakları sömürgeci devletler tarafından sömürülmüş halende sömürülmeye devam etmektedir. Bu ülkeler doğal kaynaklar bakımından zengin olsalar da bunları işleyemeyen, iç savaşlardan yakasını kurtaramayan ve açlık sınırının çok altında yaşamını idame ettiren insanların bulunduğu toprak parçalarıdır. Sömürgeciler genellikle sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına, iş gücüne, pazarlarına el koyar ve aynı zamanda sömürgeleri altındaki halkın kültürel, dini değerlerine baskı uygularlar. Sömürgecilik, genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılma istemidir. Sömürgecilik terimi aynı zamanda bu sistemi meşrulaştırmak veya yaymak için kullanılan bir dizi inanca da işaret etmektedir, zira sömürgeciler kendilerinin sömürdükleri insanlardan daha üstün olduklarına inanırlar.

Dünyanın %1’lik nüfusuna denk gelen 70 milyon kişinin dünyanın geri kalan %99’undan (Yaklaşık 7 milyar insan) daha fazla servete sahip olacağını açıkladı. Oxfam’ın raporuna göre 62 “süper zenginin” toplam serveti, dünyanın nüfusunun fakir olan yarısından daha fazla olduğu belirtildi. Batılı ülkeler şüphesiz bu zenginlikleri iktisadi nizamlarının doğruluğundan elde etmediler. Diğer halkların servetlerine akbaba misali saldırmaları ve el koymaları sayesinde elde etmişlerdir. Başka bir ifadeyle Batı, sömürü üzerine kurulmuş olup, diğer halkların kanını emerek hayat bulmaktadır.

İkinci dünya savaşından sonra İngiltere’den görevi devralan ABD Dünyadaki gelişen yakın tarihteki tüm darbelerin arkasındaki eli kanlı devlettir. Latin Amerikalılar şöyle der: “Amerika kıtasında sadece ABD’de darbe olmaz; çünkü sadece orada ABD büyükelçiliği yoktur.” Libya’dan başlayarak Çad, Nijerya ve Kongo’ya uzanan enerji havzalarının ABD’nin 2015 yılındaki enerji ihtiyacının dörtte birini temin edeceğini gösteriyor. Bu nedenle Somali, Çad, Kenya, Sudan ve Nijerya’da esen son krizler, özellikle yapılan araştırmalarla Batı Afrika’daki petrol rezervinin 60 milyar varil olarak tahmin edilmektedir. ABD’nin ithalata bağımlı petrol talebinin bugün için %16’sı Afrika’dan karşılanıyor. 2015’te bu oranın %25’e çıkarılması hedefleniyor. Böylece ABD’nin yakın zamanda tıpkı Orta Doğu’da olduğu gibi Afrika iç çatışmalarının odağında bölgeyi ele geçirme planları yapmaktadır. 15. yüzyıldan itibaren sömürgeciliğin, köleliğin ve zengin madenlerin coğrafyası, bolluk içinde kıtlığın kara kıtası Afrika; emperyalist güçlerin gündemlerinde yine ön sıralarda yer alıyor. Dünya petrol rezervlerinin %10’unu, altın, elmas, kobalt, uranyum gibi değerli ve stratejik madenleri topraklarında barındıran Afrika; dünya siyasetinde emperyalist kamplaşmanın netleşmesiyle önemini giderek arttırıyor. ABD, Fransa ve İngiltere başta olmak üzere emperyalist güçler, bölgeye müdahalenin gerekçelerini arttırmak için mücadele ediyor. Görüldüğü gibi ABD, tüm dünyaya barış ve özgürlük vaadiyle kan, gözyaşı, acı ve ölüm getirerek hedef aldığı ülkeleri önce kaosa sürükleyip sonra bölünmelerine yol açarak bölgeyi kontrolü altına alıyor ve bölgedeki tüm zengin doğal kaynak yataklarını ele geçiriyor.

*İSLÂM alemine yönelik saldırıda Amerika birtakım faktörlere dayanmaktadır. Bunlar şunlardır:

1- Özellikle ikinci körfez Savaşı’ndan sonra topyekûn İslâm bölgesinde Amerikan’ın nüfuzunu iyice yerleştirmesine yol açan gelişmeler nedeniyle İslâm dünyasındaki nüfuzu ve devletlerarası ağırlığı. Bu ağırlığın ve nüfuzun verdiği avantajla, İslâm dünyasında kurulu olan devletlerin, Müslümanları Kapitalizme inandırarak İslâm’ı yok etmeyi hedefleyen Amerika’nın baskılarına daha fazla itaat etmeleri.

2- Amerika’nın önderliğinde diğer Kapitalist ülkelerin de bu saldırıda Amerika ile iş birliğine girmeye hırs göstermeleri, Amerika’nın başarıya ulaşması için İslâm dünyasında nüfuzunu ve uşaklarını zorla yerleştirmede ona yardımcı olmaları. İslâm’ın; kendileri, çıkarları ve nüfuzları üzerinde tehlike teşkil etmesinde bu devletlerin Amerika’dan farkları yoktur.

3- Uluslararası hukukun bir aracı olan Birleşmiş Milletler ve sözleşmesi, planlarını uygulaması için BM’nin kullanımına verilen BM’ye tabi örgütler ve kurumlar, ekonomik, siyasi, askeri vb. icraatlarını gerçekleştirebilmesi için zorunlu gördüğü hallerde kullanabileceği devletlerarası kanunlar.

4- Amerika ve müttefiklerinin saldırıda en etkili bir silah olarak kullanabilecekleri Uluslararası medya kuruluşları üzerindeki egemenlikleri. Ki bu medya kuruluşları, İslâm’ı gerçek şeklinden saptırmada kullanıldığı gibi bu saldırıda kullanılan sloganların sürekli gündemde tutulabilmesi, İslâm’a bağlı olanların köktendinci, şiddet yanlısı, aşırı, kaba ve terörist gibi sıfatlarla itham edilerek dünyanın onlara karşı düşman hale getirilmesi için de kullanılacaktır.

Demokrasi, Kapitalist düşünceye ait genel bir çerçevedir. Yani Kapitalist devletlerin ve Kapitalizme göre hareket eden devletlerin uyguladıkları yönetim sisteminin adıdır. Demokrasiye inananlara göre Demokrasi; halkın kendi koyduğu kanunlarla kendi kendini yönetmesidir. Kapitalistlerden birçokları sistemlerini “Demokratik Sistem” olarak isimlendirmektedirler. Ancak bu isimlendirme birçok sebepten dolayı doğru değildir. Demokrasi orijinalliği itibarı ile Kapitalistlerin buluşu da değildir. Demokrasiyi kullanmada eski Yunanlılar onlardan öncedir. Demokrasiyi uygulamada Kapitalistler tek olmadıkları gibi Marksist Sosyalistler de Demokrat olduklarını söylerler ve sistemleri yıkılıncaya kadar da bu iddialarını sürdürmüşlerdir. (Amerika’nın İslam’ı Yok Etme Hamlesi/Hizb-ut Tahrir)

Şu ana kadar yaptığı tüm işgal ve soykırımlarından da anlaşıldığı üzere ABD, İngiltere ve Avrupa, dış politikasını kendi çıkarları ile odaklı tamamen yalana dayalı “İnsan Hakları, Demokrasi, Özgürlük ve Adalet” sloganlarıyla kan, gözyaşı, acı ve soykırımlar yaparak gerçekleştirmiştir.

Günümüzde doğrudan işgal altında bulunmayan büyük bir bölümü, İngilizlerin yerli işbirlikçisi M. Kemal eliyle Hilafeti yıkmasıyla birlikte inşa edilmiş ulus devletler tarafından idare edilmektedir. Her bir ulus devlet, kendince bir politika ve strateji izleyerek varlığını sürdürme, ayakta kalma mücadelesi vermektedir. Ancak bu kurulmuş ya da kurdurulmuş ulus devletlerin, şu ya da bu şekilde sömürgeci devletlerin askeri, siyasi ve ekonomik anlamda onlara tam bağımlı peyk devletler olduğunu söyleyebiliriz. Zira askeri ve siyasi hatta ekonomik yönden bağımlı bulunduğu devletin dışında bir çözüm ya da strateji geliştiremediklerini görüyoruz. Körfez savaşının başlatılması ve sonucunda ABD’nin planının yerine getirilmiş olması, Bangladeş’in Rohingyalı Müslümanlara sınırları kapatarak ölüme terk etmesi, Mısır’ın Filistinli Müslümanların hayat damarlarını kesmesi ve İsrail’e olan hizmetleri, Lübnan’ın Suriye’ye müdahalesi, Suudi Arabistan’ın Yemene ambargosu, ha keza Türkiye’nin diğerlerinden farksız tamamen ABD direktifiyle hareket etmesi gibi birçok iç ve dış siyasetlerinde Batıya bağlı peyk devletler olduğunu görebiliriz.  Kızıla boyanmış dünya üzerinde hangi coğrafya olursa olsun bir Müslüman varsa orda zulüm var demektir. Ayrıca devletlerin iç politikası yüzünden Müslümanların kendi diyarlarında da zulüm vardır. Bu zulmü onlara reva gören başlarındaki Batıya satılmış hain Rüveybida yöneticileridir.

*Ali Tutukluoğlu, “Irmakları Kan Akan Coğrafya” başlıklı makalesinde ümmetin çaresiz yüzünü şu şekilde dile getirmektedir: “Tüm inanmış coğrafyalara bir bakın kimler hâkim ve kimler zulmün başında. Hangi topluluk makineli tüfeklerinin namlusunu masum, günahsız bebelere ve çaresiz yaşlı anne ve babalara çevirmiş. Tarih bunları kanlı sayfalarına not ederken gelecek nesillere kan gözyaşı ve öfke miras bıraktıklarının acaba farkındalar mı? Bu topraklar büyük yıkımlara gebe her zaman daha fazlasını mı hak ediyor sizce? Bunca başımıza gelen hadiseler bizleri hiç düşündürmüyor mu? “Nasıl yaşarsanız öyle yönetilirsiniz.” mesajını hiç kimse hatırlamaz mı? Yoksa bizi biz eden değerlere sırt çevirdiğimiz için mi bu halde bu coğrafya? Kim kimi kandırıyor, kimin eli kimin cebinde, kim haklı kim haksız. Helal haram birbirine karışmış bir halde yaşanan hayatlar ve bu duyarsızlık bu umarsızlık; yok olan gençlik kaybolan bir nesil ve bizi tarihimizden koparan teknolojik silahların yıktığı manevi değerlerimiz, tarihimiz.

Üç beş kuruş uğruna satılan topraklar sonu gelmez ihtiraslarımızın bizlere biçtiği ve adına kader dediğimiz bu yıkım, bu felaket hepsi bizlerin eseri değil mi? Enkazın altından annesinin kolları arasında cansız yatan on günlük bebek ve bu ölümlerden bizlerin hiç mi günahı yok ve bizler hiç mi vebal altında değiliz. “Alçak tabiatlı kimselerden lütuf beklemek, iyilik ve yardım umut etmek, denizin dalgaları arasına bir gemiyi başıboş koy vermek gibidir. Her zaman önce kendi çıkarını, kendi mevkiini, kendi malını düşünen insandan yardım beklemek, kendi canını tehlikeye atmaktır. Alçak tabiatlı olanlardan hiçbir şey bekleme, hiçbir şey isteme” derken bilge adam, biz lanetlenmiş ve alçalmış olan güruhtan halen medet umalım. Suskunluğa bürünen yöneticiler ve sorumluluk sahiplerinin vay haline? Büyük şeytanın kuklası olmuş, halkını, insanını bir yokluğa götüren üzerinde masumların sorumluluğunu taşıdığını unutan biçare sulu gözlü başlar.”

Bizans imparatoru Alexis Komnen’in kızı Anna, “Alexis Comnen’in Hayatı” adlı kitabında “Barbarlar” diye tarif ettiği haçlıların sergiledikleri vahşetten söz ederken: “En büyük eğlencelerinden biri rastladıkları Müslüman çocukları öldürmek, kızartmak ve yemekti.” diyor; Bugün İslam coğrafyasında yaşananlar Haçlı zihniyetinin devamı niteliğindedir.

Stratejik öneme sahip bulunan Türkiye haçlı zihniyetini temsil eden AB’nin Avrupa’ya uyum yasalarını hayata geçirmek adına kanunlar çıkarmaktadır. Avrupa’nın geçmiş tarihi günümüzde olduğu gibi kirli ve zulüm doludur. Tüm dünyaya medeniyet havariliği yaparken kendi bedeninde insanlık dışı kanun ve uygulamalarla hayatlarını idame etmektedirler. Bir yıl içerisinde birçok günlerin yıldönümünü kutlarken arka planda onun katliamını da yapan yine kendisidir. Daha düne kadar kadının insan olup olmadığını tartışan Avrupa, bugün yine kadını mal olarak görmekte ve piyasaya sürmektedir. Bu kirli tuzağı gizlemek adına da kadınlar günü, anneler günü sevgililer günü ilan ederek sanki kadına bir değer veriyormuş havasını estirmektedir. Amellerindeki ölçüleri menfaat olduğu için insanların kim olduğunun hiç önemi yoktur. Önemli olan o kişiden ne kadar menfaatinin olduğudur. Bundan dolayıdır ki Batıda aile mefhumunun hiç kıymeti yoktur. İnsanında kıymeti elindeki zenginliği kadardır. Bu şekilde barbarlaşan bir toplumun diğer toplumlara vermiş olduğu sadece kan ve göz yaşıdır. Kafirler Müslümanlardan hiç haz almazlar. Müslümanlara yönelik katliam ve zulümlerde onlar birlik olurlar. Onların bu düşmanlıkları ayan beyan olduğu halde Avrupa’ya uyum niye sağlanmak istenir ki? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

“Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki; “Kuşkusuz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) dosdoğru yoludur”. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına (nefsi arzularına) uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 120)

Burada sorulması gereken soru şudur; Müslüman topluluklara liderlik yapan yöneticiler Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın uyarılarına inanmıyorlar mı? Bu yöneticiler ya korkak ya inançsız ya ABD’den korktuğu kadar Allah’tan korkmuyorlar ya da Batıya teslim olmuş haindirler. Bunun başka bir izahı olamaz. Zira başta ABD ve atası İngiltere olmak üzere tüm Batılı devletler İslam ümmetinin en baş düşmanlarıdır. Bu çok bariz bir gerçektir. Ama bunu görmezlikten gelenlerin mutlaka vardır kabul edilemez bir nedeni!!!

Hilafeti yıkmakla Müslümanları yetim bırakan, asasını düşüren, sığınağını talan eden İngiltere, tarihin akışını değiştirmiş en azılı düşmandır. Dünya servetleri üzerinde en çok sömürü yapan ülke İngiltere’dir. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk namıyla tarihe geçmiş İngiltere’nin en geniş sınırlarına ulaştığı 1919 Kanada’dan Irak’a, Hindistan’dan Kenya’ya birçok toprak parçası İngiltere’nin hakimiyetin de idi. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu’da birçok bölge işgale uğramasıyla meydanlar boş kalmış ve Kuvayi Milliye hareketi başlamış oldu. İşte bu sayede İngiltere muazzam büyüklüğe ulaşmış oldu. Kızılderili Atasözünde derki; “Bir suda iki balık kavga ediyorsa, mutlaka oradan beş dakika önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir”. Takiyyuddîn en-Nebhânî’nin (Allah ona rahmet etsin) “Anneler çocuklarını emzirirken İngiliz düşmanlığını da emzirsinler yani anlatsınlar.” sözü İngilizlerin en büyük İslam ve Müslüman düşmanı olduğunu özetlemektedir. Bu bağlamda tüm Batılı devletler bizim ne dostumuzdur nede müttefikimizdir. Onlar İslam’ın hayata hâkim olmasını engellemek için Müslümanların heder olup yok olması konusunda hemfikirdirler. Ancak başımızdaki Rüveybida yöneticiler Müslümanlara karşı sert ve düşmanca tutumu açıkça sergilemekte ancak konu İslam düşmanları kafirler olduğunda ise yumuşak ezik yüzlerini ortaya çıkarmaktadırlar. Halbuki kendi içlerinde kokuşmuş hayvandan daha aşağı bir medeniyete ve hayata sahip Batılılardan bizim alacak olduğumuz sadece gasp edilen topraklarımız ve canını yaktıkları her bir Müslüman için bedel olacaktır.

Müslümanların sessizliği ve yalnızlığı ile cesaret bulmuş bu şımarmış ABD ve Batının yani kapitalizmin sona yaklaştığını görmekteyiz. Şurası net olarak anlaşılmalıdır ki Batının sahip olduğu kapitalizm nizamı zannedilmesin ki sadece askeri ya da ekonomik olarak çok güçlü olduğu için ayakta durmaktadır. Böyle bir düşünce satî bir düşüncedir. Kapitalizm çöküşün eşiğinde bulunmakta ve istikbalin İslam’ın olduğunu da bilmektedir. Bundan dolayı bir yandan zulüm katliam yaparken diğer yandan da İslami fikir ve düşünceleri Müslümanların zihinlerde bulandırmakta ve anlaşılmaz bir hale sokmaktadır. Müslümanların dinlerini anlamamaları yönünden azami gayret içerisinde oldukları gibi baskı ve zulümlerle de gözlerini korkutmakta dininden bihaber olan Müslümanları korkuyla da olsa etkileyebilmektedir.

Eski ABD Kongre üyesi ve başkan adayı Ron Paul, haftalık siyasi Haber Analiz dergisi Washington Examiner’a verdiği demeçte; Devasa borç dağları, enflasyon ve eşitsizliğin Amerika Birleşik Devletleri’nin sorunlarını günden güne daha da kötüleştirdiğine, böylelikle çöküşün kaçınılmaz olduğuna dikkat çekti. Paul, “Amerikan siyasi sistemi, 1989’da Sovyetler Birliği’nin çöküşüne benzer şekilde dağılmanın eşiğinde, umarım sistemimiz Sovyet sistemi kadar onurlu durur” ifadelerini kullandı.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ve ordusundaki kilit kurumlarla istişarede bulunularak, ABD Harp Okulu Stratejik Araştırmalar Enstitüsü tarafından bir yıllık çalışmanın ardından hazırlanan raporda; 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD stratejistleri tarafından kurulan ve beslenen statüko sadece yıpranmakla kalmadı, aslında çökmekte ifadelerine yer verirken, ABD’nin iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel alanların her birinde parçalı tehdit altında olduğunu kabul ediyor. Buna benzer bir akıbetin Avrupa içinde söz konusu olduğu artık gizli kalmayıp su yüzüne çıkmıştır. AB’nin çökeceği fikri her platformda konuşulan bir konu haline geldi.

*İngiltere’nin Brexit’i ve Katalonya’nın bağımsızlık talebi de dahil olmak üzere hiçbir gelişme geçtiğimiz gün Almanya’nın sızdırılan çöküş raporu kadar resmi değildi. Bizzat Savunma bakanlığına bağlı birimlerce yaptırılan bir araştırma raporunda acil durum planı oluşturulmuş, 2040 yılında AB’nin dağılacağı öngörülmüştü. İngiltere’de bu durumu gündemine taşıdı adeta “hani bize” dedi. Rapor ayrıca, Arap Baharı benzeri bir gelişmenin Avrupa ve ABD’de de yaşanma ihtimalinin de güçlendiğini belirtiyor. Raporda, liderlik eksikliğinin hissedildiği ve aşırı sağ/ırkçı hareketlerin yükseldiği Batı coğrafyasında, Arap Baharı gibi ‘lidersiz istikrarsızlık’ genel olarak geleneksel otorite yapılarının erozyona Avrupa ülkeleri varoluş krizi ile karşı karşıya. Kıtada yapılan her seçim ve her siyasi gelişme bu krizi daha da derinleştiriyor. Son olarak Almanya seçimlerinde aşırı sağcı AFD’nin en büyük üçüncü parti konumuna yükselmesi ve Katalonya’da “bağımsızlık referandumunun kaos görüntüleri eşliğinde sonuçlanması Avrupa’daki derin yarılmayı gözler önüne serdi. Avrupa’nın büyük güçleri Almanya, Fransa, İspanya ve İtalya ekonomik, siyasi ve sosyal sorunlarının büyümesi ile giderek içe kapanıyor. İngiliz The Guardian gazetesinde Paul Mason imzalı makalede, “Almanya’nın acil durum planı hazır, umarım bizde de vardır.” sözleriyle dağılış sürecine inandığını gösterdi. (Kaynak: www.on5yirmi5.com/haber/bati-bahari-yasanabilir.html)

Batı, Müslümanları ideolojik anlamda İslam’dan vazgeçirmek ve Hıristiyanlar gibi laik insanlar hale getirmek için mücadelesinde istediğini bulamadı ve başarısız oldu. Bir yandan sömürü düzenleriyle tüm insanlığı köleleştirme siyasetini uygularken bir yandan da varlıklarını korumak için yaptıkları siyasi hamleler de başarısız oldu. Tüm dünya insanlarının gözünde ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batılı devletler birer kan emici vampirler olarak görülmektedir. Batı için en büyük tehlike elbette ideolojik anlamda İslam’ın zihinlerde yer etmesidir. Ve bu Batılıların uykusunu kaçırmaktadır. ABD’nin dünya üzerindeki söz sahipliği ya da liderliği artık sarsılmış ve sorgulanır olmuştur. ABD’nin düşmesiyle oluşacak siyasi boşluğu dolduracak tek liderlik İslam olacaktır. Zaten Batı çok sağlam bir ideolojiye sahip olduğundan değil, Müslümanların zafiyetinden dolayı bugüne kadar gelebilmiştir. Ama artık durum değişmiştir. Müslümanlar bugün devlet olmak adına Rasulullah’ın sancağını alarak sokaklara dökülmüş birçok bölgede fiili mücadelesini vermektedir. Ellerinde kendilerini koruyan ve kollayan devletlerinin olmayışının en acılı tecrübesini tatmakta olan Müslümanlar bugün tek kurtuluşun Râşidî Hilafet devleti olduğunu idrak etmişlerdir. Bu kıyamı fark eden Batı baskı ve zulmünü artırmaktadır. Bölgede Amerika’nın ve Batının nüfuzuna başkaldırıp Râşidî Hilafeti kurmak isteyen Müslümanları korkutmak için baskılar artarken Müslümanların başlarındaki Rüveybida yöneticileri eliyle de sindirme ve korkutma hamleleri yapmaktadırlar. Ancak bunlar bir şeyi unutuyorlar. Müslümanlar artık korkmuyorlar. Tüm yapılan zulüm ve işkenceler onların sadece imanlarını artırmaktadır. Onlar “Ya Hilafet Ya Şehadet” sloganlarıyla yola çıkmış ümmete önderlik eden yiğitlerdir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَاناًۗ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

“Birtakım insanlar onlara, “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun” dediler de bu, onların imanlarını arttırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” diye cevap verdiler.” (Al-i İmran 173)  

Bugün ecirlerin en çok olduğu gündür. Bugün uyumanın değil, İslam devleti için çalışma günüdür. Bugün İslam’ın devlet olma günüdür. Sahabeler ne zorluklarla ne büyük mücadelelerle kurdular devleti. Bizler zalimlerin zulmüne dur deyip, Rasulullah’ın övgüsüne mazhar olmalıyız. Dünya Hilafete Hilafette sadık ihlaslı Müslümanlara muhtaç.

وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلاً مِمَّنْ دَعَٓا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ اِنَّن۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

“(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden kimin sözü daha güzeldir?” (Fussilet 33)

Evet inşallah yakında güneş Hilafet sancağı üzerine yeniden doğacak ve başta Müslümanlar olmak üzere tüm insanlık gerçek adaleti ve gerçek devlet adamını görecektir. Geçmişte olduğu gibi farklı toplulukları bir arada huzur ve güven içerisinde yaşamaları adına hayat verecek tek devlet Râşidî Hilafettir. Buda çok yakın bir zamanda Allah’ın nusretiyle kurulacaktır.

Ahmed b. Hanbel, Huzeyfe yoluyla Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Peygamberlik sizin aranızda Allah’ın dilediği kadar kalacaktır. Sonra Allah, peygamberliği kaldırmak istediğinde kaldıracaktır. Sonra peygamberlik metodu üzere Hilafet olacaktır. Hilafet de Allah’ın olmasını istediği kadar olacaktır. Sonra Allah, kaldırmayı dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı melikler dönemi olacaktır. Onlar da Allah’ın dilediği kadar kalacaklardır. Sonra Allah, kaldırmayı dilediği zaman kaldıracaktır. Sonra zorba yöneticiler dönemi başlayacaktır. Onlar da Allah’ın dilediği kadar kalacaklardır. Sonra Allah, kaldırmayı dilediği zaman onları kaldıracaktır. Sonra tekrar peygamberlik yolu üzere Hilafet olacaktır. Sonra sustu.

 NECATİ ERDEM

Ayrıca...

CUMHURİYET İLELEBET PAYİDAR KALMAYACAK …SONRA NÜBÜVVET METODU ÜZERE RAŞİDİ HİLAFET OLACAKTIR…

İslam risaletinin ilk geldiği günlerde Müslümanlar İslam’ı çok iyi anlayarak hayatlarında uygulamışlar, bütün problemlere İslam’ın …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir